Ortaokul ve ben (2. sınıf)
- rizakati
- 23 Eki 2021
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 20 Kas 2021
Öğrencilik yıllarımın benim için en sıra dışı ve heyecan verici olaylarını orta II'de yaşadım.

Yıl 1957 yine bir güz mevsimi, yine okul açılışı. Bir heyecan, kızlar ön bahçede, erkekler arka bahçede toplandık, mahşer yerinde toplanır gibi. Ayırdılar sınıf sınıf öğrencileri, isim okuyarak. İkinciler okunuyor, II.A, II.B, II.C ve sonra benim adımla birlikte II. D. (sınıfımızı soranlara yıl boyunca kendimizi tanıtırken esprili biçimde “biz 2 deliyiz" dedik). Bu kez ilkokul ve mahalle arkadaşlarımla aynı sınıfa düşmüştük. İlginç olan hiç kız öğrenci yoktu sınıfımızda.
İkinci sınıfta öğrenciliğim bu defa zemin (bodrum) katındaki spor salonunda başladı. Benim dönemim bu yıl da okulda fazlalık oluşturduğu için spor salonuna sıralar yerleştirip sınıf yapmışlar. Loş ve soğuk bir yer olarak hatırlıyorum.
Orada çok kalmadık ve iki öğretmen dışında hiçbir hocayı orada ders verirken gözümün önüne getiremiyorum. Eski öğretmenlerden coğrafya dersine gelen Mustafa Bey orta yaşlı, efendi bir adamdı. Harita metot defterlerimize Afrika'nın haritasını çizdirip, kıtanın genel niteliklerini yazdırdıktan sonra, ders boyunca kılık kıyafetten ve görgü kurallarından söz etmişti. Pantolon paçasının ayakkabı bağcığını örtecek uzunlukta olması gerektiği onun sayesinde hâlâ kulağımda küpedir.
Bizim okula tayini çıkan yeni mezun iki öğretmenden Olcay Özcan (diğeri Gülderen Hocanımdı) matematik dersimize geliyordu. Bir gün sınıfa girdiğinde elindeki mendilden, hareketlerinden ve konuşmasından hasta olduğu belliydi. Sıraların arasında dolaşırken yere yığıldı; bayılmıştı. Sınıfta bir telaş; her yıl çift dikiş okumaktan hepimizden büyük ve de genç irisi kasap lakaplı arkadaş onu kucaklayıp götürdü. Peşinden gidenlerin arasında olmadığım için olayın sonunu hatırlamıyorum. Hocanım bir hafta kadar gelmedi; evde istirahat ettiğini duyduk.

Yaklaşık on gün sonra havalar daha da soğuyunca biz de üşümeye başladık. Kim öncülük etti bilmiyorum ama bir gün teneffüs zili çalıp öğretmen çıkınca hep birlikte idareye gidip derdimizi anlatmaya karar verdik. Ve “üşüyoruz” nidalarıyla sınıftan dışarı uğradık; daha merdivenlere varmadan Olcay Hocanım (o gün nöbetçiymiş) yolumuzu kesti; boynuna eşarp bağlıydı. Biz "üşüyoruz" diye bağrışırken karşıma geçip “tamam, halledeceğiz hadi sınıfa dönün” deyişi, tatlı gülümseyişi ve sevecen tavırları hâlâ gözümün önündedir.
Aksaray’da - belki de Türkiye’de - ilk öğrenci hareketi sayılabilecek ayaklanmamızın (!) haklı gerekçelere dayandığı anlaşılınca (çünkü gerçekten üşümeye başlamıştık), konser-tiyatro salonundaki kitaplarla yer değiştirdik. Geçen yıl birinci katta girişin sağındaki kütüphane bölünerek iki sınıf haline sokulmuş ve camlı kitap dolapları konser salonuna taşınmıştı. Kütüphaneyi spor salonuna indirip, bizi konser salonuna çıkardılar.
Birinci sınıfta okulla ilk tanışmış olduğum mekândaydım yine. Vişneçürüğü kalın perdenin örttüğü sahneye yüzümüz dönük olarak sıralara yerleştik. Sahnenin önünde tam ortada öğretmen için basit bir masa ve sandalye vardı, onun solunda köşede kara tahtamız piyanonun önünde hizmete amade bekliyordu. Bizimki gibi sonradan sınıf haline getirilen odalarda basit birer masa-sandalye, asıl sınıflardaki havalı öğretmen kürsüsü yerine geçiyordu. Birinci sınıfı da öyle bir odada okumuştum zaten.

Birinci sınıfta matematik öğreten Muammer Bey bu yıl FİZİK dersimize geliyordu. Geçen yıl laboratuvar salonu sınıf yapıldığı için atıl kalan malzemelerle, yeni yapılan Pansiyon binasının üst katında büyük bir salonda laboratuvar kurdu. Yıl boyunca fizik dersini deneysel olarak orda gördük. Deney sırasında kırdığım bir cam deney kavanozu, diğer aletlerin arasında, içinde ismim yazılı olarak yılsonuna kadar bir köşede bekledi. Okula kaydolurken diğer veliler gibi babamdan da, muhtemel zarar ziyanı ödeyeceğine dair taahhüt almışlardı. Kırık malzemenin ücretini babamdan isteyecekler; babam da bana çok kızacak diye yılsonuna kadar uykularım kaçtı desem belki abartmış olurum ama çok korktum. Neyse ki öyle bir şey olmadı; istemediler.
Suat Hocanım TABİAT BİLGİSİ dersimize geliyordu. Onun dersinde yaptığımız, balık, kurbağa ve yılan otopsilerini ayrıca anlatacağım.
Fransızca dersi İbrahim Sevinç, Türkçe dersi Refik Bey, Tarım dersi ilkokul öğretmeni Bedri Bey, Resim-elişi dersi her zamanki gibi Enver Bey, din dersi Hadi Bey tarafından veriliyordu. MÜZİK dersine gelen yeni mezun gözlüklü genç öğretmenin ismini unuttum ama akordeon eşliğinde müzik parçaları söyler, güftelerini yazdırırdı. Eskişehir marşı ile aşağıdaki okul şarkısını hâlâ unutmadım:
Bir mavi aynadır sular
Yüzerken nazlı kuğular
Hisli derinliklerine
Bembeyaz akisler doğar
Kuğular cevap verin siz
Zambaktan gemilersiniz
Gittiğiniz sahillere
Beni götürmez misiniz?
Üst kattaki sınıfımızda coğrafya dersine gelen Tayfur Bey (galiba avukattı) ikinci dönem gitti; yerine ilkokul öğretmeni Nazmiye Hocanım geldi.
Okul hayatım boyunca ilk ve son kez yapma cüreti gösterdiğim kopya çekme girişimi coğrafya dersinde oldu. Acemi tavırlarım yüzünden Tayfur Bey beni hemen yakaladı ve birinci dönem karne notu olarak 2 verdi.
Hatırladıklarım bunlar. Öğretmenlerin hakkı ödenmez. Hatırlamadıklarım da dahil, vefat edenlere Allah'tan rahmet, yaşayanlara sağlık ve afiyet diliyorum.

Comments