Bir Yılan Hikayesi
- rizakati
- 20 Kas 2021
- 2 dakikada okunur
Hocam haftaya da YILAN getirelim mi?” dedim. “Neden olmasın!” demez mi?

Ortaokul II. sınıfta Tabiat Bilgisi dersimize Suat Hocanım geliyordu. Okulun eski öğretmenlerinden, öğrenciyle iletişim kurmasını bilen hanımefendi bir kadındı. Hayvanları incelediğimiz bu derste, Hocanım, müfredattaki konu sıralamasına göre bir hafta sonra "BALIKLAR" konusunu işleyeceğimizi söylediği zaman ben, "İncelemek için balık getirsem olur mu?" deyince "Olur" dedi.
Okulun arkasında, o zamanlar mevsimine göre suyu azalıp çoğalsa da sürekli akan Uluırmağın iki kolu arasında, çalı çipkiyle örtülü adacıklar vardı. O hafta Tabiat Bilgisi dersi öncesi teneffüste, su ürünleri avcılığında usta bir arkadaşla, ırmağa gittik; 20 cm

civarında bir balık yakalayıp sınıfa getirdik. Suat Hocanım konuyu işlerken ben, ölene kadar balığı elimde tuttum. Sonunda çırpınması bitip hareketsiz kalınca hocanım bisturiyle karnını yardı, organlarını pensle çıkardı ve sıralar arasında dolaştırarak herkese gösterdi. Bu arada ben, bir hafta sonraki dersin konusu ile ilgili olarak KURBAĞA getirme onayını da aldım.

Mahut ders öncesi teneffüste üç arkadaş yine ırmakta arama-tarama-yakalama işine koyulduk. Gördüğümüz bir kaç küçük kurbağayı beğenmedik ve keyiflerini kaçırmadık. Sonunda rastladığımız iri bir kurbağayı ilme hizmet şerefine layık görüp yakaladık ve sınıfa getirdik. Hocanım kloroformla hayvanı bayılttıktan sonra bir sunta parçası üzerine sırtüstü yatırıp dört bacağını gergin bir şekilde topluiğne ile suntaya sabitledi. Usta bir cerrah dikkatiyle kurbağanın beyaz karın derisini "U" biçiminde kesip içini açtı. Organlarını çıkardı. Sıralar arasında dolaştırılan anatomi masası görevi gören sunta üzerinde kendinden geçmiş hayvanın küçük kalbinin atmaya devam ettiğini görebiliyorduk.
Dersin sonunda hocanım aynı konuyu işleyeceği başka sınıf için ayakları suntaya sabitlenmiş kurbağayı yanında götürdü. Sonradan duyduğumuza göre dersin ortasında kurbağa kendine gelmiş, can havliyle ayaklarını kurtarıp organlar dışarıda, atlamış sıraların altına. Sınıfta bir kargaşa, bir panik… Görülmeye değer bir sahne olmalı.
Hocanım kurbağayı götürürken ben “Hayır” diyeceğini umarak muziplik olsun diye “Hocam haftaya da YILAN getirelim mi?” dedim. “Neden olmasın!” demez mi? Benim naif bir tarafım vardır. Bazen laf olsun diye söylenen şeyleri bile ciddiye alır ve hayaller kurar, projeler üretirim. Yine öyle oldu; o ders öncesi biz üç arkadaş ırmakta YILAN avına çıktık. 40 cm. uzunluğunda yavru bir su yılanı bize yakalanma şanssızlığına uğradı.

Arkadaşın kuyruğundan tuttuğu kıvır kıvır kıvranan yılanla Okulun avlusu ile ırmak arasındaki yola çıkıp, okulun avlusunu geçerek, etrafımızdan kaçışan öğrencilerin merak, şaşkınlık, korku ve panik dolu bakışları altında ders zili çalarken okula girdik, ikinci kata çıktık ve Suat Hocanım’ı sınıfa girmeden yakaladık. Erkeklerin hayret nidaları, kızların korku çığlıkları arasında kahraman edasıyla “Hocam yılanı getirdik” deyip aferin beklerken Hocanım tiz sesiyle “Naptınız siz? Atın onu hemen!” diye bağırdı. Arkadaş da üst kat balkonundan yılanı ön bahçenin ortasında akan kanala doğru fırlattı. Herkes derste olduğu için bahçede kimse olmadığından bir sorun çıkmadı.
Bir yılan hikayesi de böyle bitti.
コメント