Aydınlıkla karanlığın savaşı
- rizakati
- 2 Tem 2023
- 4 dakikada okunur
Edebiyat Sohbetleri:
Aşk gibi aydınlık, Ölüm gibi Karanlık (Mehmet Uzun)
Tanzer Güller anlatıyor:
"Aydınlansın diye şu kirli yüzler biz durmadan savaşırdık (Ahmet Kaya).
Merhaba arkadaşlar bugünkü romanımızın adı “Aşk gibi aydınlık, Ölüm gibi Karanlık”. Yazarımız Mehmet Uzun; çevirmenimiz Muhsin Kızılkaya. Gerek Muhsin Kızılkaya, gerek yazarımız Mehmet Uzun ilkokulda öğrenmiş olmalarına rağmen, Türkçeyi son derece yetkin, özgün ve güzel bir şekilde kullanıyorlar.

Fakat Mehmet Uzun romanı Kürtçe yazmış. Neden? Çünkü modern Kürt edebiyatına bir soluk getirmek ve Kürt dilini yaygınlaştırmak, kalıcı hale getirmek, edebiyata bir eser vermek istemiş ve Kürtçe yazmış. Muhsin Kızılkaya da o muhteşem Türkçesiyle neredeyse çevirmenin önemini büyüterek yazarı önüne geçmiş ve kitabı edebiyatımıza kazandırmış. Her ikisine de teşekkür ediyoruz.

Mehmet Uzun, Allah rahmet eylesin, Mekânı Cennet olsun, 2007 de toprağa verilmiş. Diyarbakır’da çok acılar çekmiş, hapishaneye girmiş; sonunda İsveç’e mülteci olarak gitmiş ve İsveç Bilimler Akademisine de üye olarak İsveççe eserler vermiş; çok yönlü bir yazar; Kürtçe eserleri var. Bu kitaptan sonra Allah nasip ederse, Kürtçe “Dicle’nin sesi” ve “Nar Çiçekleri" adlı kitaplarını da okuyup size iletmeyi düşünüyorum. Kitabımızın adı nereden geliyor? Romanımızın kahramanlarından Kevok Kürtçe güvercin demekmiş; Baz da Kürtçe şahin demek. Baz Kevok’u ilk gördüğünde - boynunda tükuvaz boncuklar ve gümüş bir gerdanlık şakırdıyor, ay ışığı yüzüne vurmuş; mehtap yüzünü yalıyor – “Kevork aşk gibi aydınlık ölüm gibi karanlık esmer kız” diyor.
Romanı size anlatmaya başlamadan önce de çevirmenimizin romanın arkasında, çevirmenin notu diye belirttiği iki-üç satıra kulak verelim; çevirmenimiz bakın kitap hakkında ne diyor: “Mehmet Uzun yakın tarihte belki çok yakınımızda belki de bizden fersah fersah uzak bir ülkede geçen kişi ve yer adlarının, gerçek kişi ve yer adlarıyla, anlatılan olayların gerçekte yaşanan olaylarla tamamen tesadüfî benzerlikler taşıdığını söylüyor.” Romanın eksenine oturttuğu, belki de her iki tarafın da çok istemediği bir savaşın kurbanlarının içine düştüğü aydınlık-karanlık çatışması insanoğlunun en eski macerası. Yani belki de bütün kötülüklerin ve iyiliklerin temeli olan macera. Bu macerada sadece iki doğa olayı çarpışıyor. Aynı zamanda insanoğluna açılan aydınlık ve karanlığın savaşı. Gerek yazarımız, gerekse çevirmenimiz bu kitapta bahsedilen kişi ve yer adlarının gerçek kişi ve yer adlarıyla tamamen tesadüfî benzerlikler taşıdığını söylüyorsa da aslında bu kitabın Türkiye’de geçmediğini sanmak için aptal olmak lazım. Çünkü kitabımızın kahramanlarından Yüzbaşı Baz, yazarımızın ifadesiyle büyük ülkenin - yani bana göre Türkiye’nin - bir askeri. Kevork da yine yazarımızın deyimiyle büyük ülkeye karşı savaşan Kürtler ülkesinin bir militanı; güzel bir kız.
Yazarımız kitaba başlarken Kevork’un ağzından ünlü Gılgamış destanına atıf yapıyor: Gılgamış destanına bir kulak verelim: Savaşta kiminle ve kime karşı mücadele var?” Cevap vermeyeceksiniz. Ben söyleyeyim karanlığa karşı aydınlığın savaşı bu. Eğer edebiyatın üstündeki kabuğu kırıp çekirdeğine ulaşırsanız orada başarılı bir edebiyat yapıtının temel sorunu olan aydınlık ve karanlığı görürsünüz. Gılgamış’tan bu yana bu sorun hiç değişmedi. Değişmedi ama bu destan bugün kimin umurunda? Kimse dönüp ona bakmıyor bile. Tersine herkes o kaynağı küçümsüyor. En son söyleyeceğimi hemen söyleyeyim. Kitap gerçekten bir edebiyat şöleni sunuyor size. Yazar kitabın başında sonunu söylemesine rağmen kitap bir solukta okunuyor.
Fakat bana göre yazarımız, o Kürt kimliğinin verdiği duygusallıkla ve çektiği acılarla kalemini objektif kullanmamış. Daha romanımızın kahramanlarının adını verirken bile bence kitaba objektif bir soluk getirmemiş. Bakın şimdi: Yazara göre büyük ülkenin askeri Yüzbaşı Baz Kürtçe şahin demek, Kürtler ülkesinin militanı Kevok da güvercin. Yani bildiğiniz gibi şahin yırtıcı bir hayvan, güvercini parçalıyor, öldürüyor. Ve yazar romanın bir yerinde de Baz’ın yani yüzbaşının cinayet işlemekte neredeyse şehvete varan bir heyecan duyduğunu, yani cinayet işlemekten hoşlandığını söylüyor. Burada büyük ülke bana göre Türkiye, Kürtlerin dağlar ülkesini yakıp yıkıyor. Birçok dile çevrilmiş kitabı yabancı bir gözle okuyorsanız burada büyük ülkenin vahşiliğini göreceksiniz. Oysa burada her iki taraftan da yapılan hatalar, Osmanlıdan bugüne kadar süregelen hatalar yüzünden sorun, oryantalist Batı’nın da müthiş katkılarıyla, hala sürüyor.
Romanımız arka kapağında bir aşk romanı olarak tanıtılıyor. Fakat bana göre bu romana bir aşk romanı demek yanlış. Çünkü roman sanki gotik edebiyat türüne giriyor. Gotik edebiyat türü de neydi? Yer yer süregelen tedhiş cinayet, savaş, ürpertici olayların geçtiği bir edebiyat türü olarak betimlenebilir. Yazar buraya karşı cephelerde olmalarına rağmen Baz’la Kevok’un aşk hikayesini eklemiş. Aşk edebiyatı demek yanlış buna.
Bu romanı okuduğum sürece ve bu sohbeti yaptığım esnada da size, yine Kürt kimlikli yazar Ahmet Kaya’nın” Kum Gibi” şarkısını dinlettim. Bu şarkının da bir paragrafında, Ahmet Kaya’nın ifadesiyle “aydınlansın diye şu kirli yüzler biz durmadan savaşırdık.” deniyor Ama bu aydınlanma savaşmakla olmaz. Burada Mehmet Uzun kitaba dediğim gibi bence objektif yaklaşmamış, bir Kürt aydını olarak ve iyi bir edebiyatçı olarak sorunu aydınlığa kavuşturmak için çözüm getirmeliydi. Bana göre de çözüm nedir? Demokrasi, demokrasi, demokrasi; özgürlük, özgürlük, özgürlük. Çünkü demokrasi geriledikçe şiddet ilerler. Şiddet ilerledikçe demokrasi geriler. Demokrasi geriledikçe de gerek Kürtler gerek bizler ıstırap çekeriz. Şu anda bildiğiniz gibi Kürtler ülkemizin her yerinde gerek özel sektörde, gerek kamu sektöründe özgür bir şekilde yerlerini aldılar. Fakat burada ünlü Kürt aydını Kemal Burkay’ın hakkını teslim etmek lazım. Hakikaten Kürtlere kültürel bir baskı var. Bu kültürel baskının bir an önce giderilmesi ve Türkiye’mizde bu sorunun çözümü için de üniversitelere ihtiyaç var. Bir Kürt üniversitesi kurulmalı. Nasıl İngilizce eğitim veren üniversite varsa Kürtçe eğitim veren bir üniversite de olmalı. Ama Türkiye’nin resmi dili tabii ki Türkçe olmalı; ben konuya böyle yaklaşıyorum. Oryantalist batının bize dayattığı ve bizim de yanlış söylemlerle, tedbirlerle önlemeye çalıştığımız ve bugüne kadar önleyemediğimiz bu sorunu ilerleyen yıllarda İnşallah, “Demokrasi, demokrasi, demokrasi”yle, özgürlük özgürlük, özgürlük”le çözümleyeceğiz. Dolayısıyla da devlet adamlarının Gılgamış Destanını, Homeros’un İlyada ve Odise’sini okuyarak bu sorunu çözeceklerine inanıyorum. Allah ülkemizi tez zamanda bu beladan kurtarsın. Demokrasi, demokrasi, demokrasi; özgürlük özgürlük, özgürlük. İyi okumalar diliyorum.

Comments